ali ötelmişgil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ali ötelmişgil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Ford Taunus

senin kadar bile sevmediğim şu suskun ford taunus
ceketimin cebinde unuttuğum üsküdar
saçlarında bıraktığım nisyan
ve her viyadükte vivaldi’yle isyan, isyan

ne zor imtihan, zindanda pencereye bakmamak yasağım
ne uzun karanlık, dünyanın merkezinde ufacık cehennem
radyo bozuk, bu yüzden
senin kadar bile günahkar değil şu aksi ford taunus

bu çöl topyekün eriyip cam olacak, ademoğlu toprak
bu kadar ceset nereye aktı nereye akacak bu ölü su
şu koltuk kaç pederi öldürmüştür kravatı gevşek
senin kadar bile korkak değil şu cani ford taunus

şu sandalyedeki adamı da amerika güneşte kurutmuş
iş başa düştü tepemde güneş önümde ölü kurusu
üstü kalacak elbet, bu şekilde gideceğiz dünyadan
senin kadar bile emin değil şu fani ford taunus

yoksun ve yoksun, evde sardunya çölde kaktüssün
senin kadar bile yeşil değil şu haki ford taunus



(aralık 2012)

31 Ocak 2012 Salı

Yeşil Zeytin Günlükleri

Eğildi. Yere düşen çay kaşığını aldı, kaşığı masaya bıraktı. Gökyüzüne baktı. Uzun uzun güneşi seyretti. Bulutlar hiçbir şeye benzemiyordu. Yukarıda o bilindik maviye hazırlık vardı. Kuşlar yalnız uçuyordu. Kırmızı, sarı ve turuncu bavulunu topluyordu. Çay kaşığını eline aldı. Kaşığın tersinden kendisine baktı. Sakalları uzamıştı, saçları kısaydı. Gözlerinde görmeye alışık olduğu kızıl uykusuzluğu göremiyordu. Göz akı beyazdı, beyazın ortasında tutarsız kahverengi vardı. Kaşığı elinden bırakmadı. Masada elini gezdirdi. Bir şey arıyordu. Beyaz bir kağıt buldu, onu eline aldı. Kaşığı bıraktı kalemi aldı. Kalemi bıraktı kağıdı iki eliyle tuttu. Kağıdın alt ve üst köşelerini titizlikle birleştirerek ortasına bastırdı. Aynı işlemi tekrar yaptı. Eline bir makas aldı ve elindeki katlanmış kağıdın sağ üst köşesinden, açıldığında kare olan bir üçgen kesti. Kağıdın ortasına bir kapı açtığına göre artık bir şeyler karalayabilirdi. Bunu bir takıntı haline getirmişti. Kağıdı bir hapishane, ortasına açtığı deliği ise tünel olarak görüyordu. Bu havalandırma penceresini açmazsa bunalıyor, kağıdın karşısında boğuluyordu. Aldırmadı. Gökyüzüne baktı. Dönüp duran hayalleri, gerçekleri görmesini engelliyordu. Yıldızları seyretmek istediğinde onları çizgilerle birleştiriyor, bir cezvenin çok ötesinde şekiller çiziyor, hatta bazen gözü yıldızları bile görmüyordu. Renkleri görmesine ise engel olmuyordu hayalleri, zira istemsizce filizlenen hiçbir hayalin siyah beyaz olduğunu hatırlamıyordu. Kağıda baktı. Ortadaki boşluktan alttaki defterin kahverengi deri cildi görünüyordu. Rahat yazabilmek için kağıdın altına sert kapaklı bir masal kitabı koydu. Ufka baktı. Deniz hüzünlü bir kadın gibi durgundu. "İşte." dedi, "Bana ne kadar da benziyor. Ne güneş var denizde ne ay, ne bir parıltı var ne de yakamoz."

Masadaki, kağıtlar uçmasın diye topladığı güzel deniz taşlarını düzeltti, "İnsan, taş toprak bile olsa güzelliğin peşinde." dedi. Onu biri böyle görse kendisiyle konuşuyor sanırdı çünkü kendisiyle konuşuyordu. O bunu hiç kabul etmedi. Bu yüzden günlerdir buradaydı. İçindeki bölünmüş devletleri tek bayrak altında toplamak, daha doğrusu içindeki üç beş beni uzlaştırmak, aralarındaki buz dağını eritmek istiyordu ama; buz dağının görünmeyen  kısmını hiç görmemişti, göremeyecekti. Kağıdın ortasından kestiği parçayı buruşturdu, kenara koydu. Kağıdın üstüne eğildi, yazmaya başladı:

Aptalın Seyir Defteri - 1 Mayıs 2008

Bugün burada yirmi yedinci günüm. Kalan gün bilinmiyor. Kaçan gün çok. Hava ölmeye elverişli. Deniz hakim. Yollar her zamankinden daha sıcak. Böcekler suskun. Otlar sarhoş. Evin durumu stabil. Kalbim under attack!

Burada bazen delirmek, bazen kör olmak bazen de ölmek istiyor insan. Hayatımın uç noktasında rüzgarla cebelleşiyor gibiyim. Yalnızım, güvendeyim böylece. Yine de baktım, dal yok. Kaçtım. Bana inorganik olan her şeyden kaçtım. Burada kendimleyim. Hormonlu olan her şeyden kaçtım. Bakın, denize karşı oturmuş, ağlayıp hormonsuz domates yetiştiriyorum. Aklıma yerin dibine geçişlerim geliyor, gülüp geçiyorum. Arkamda koskoca deniz var benim diyorum. Dalıp gidiyorum. Ben buraya neden gelmiştim, hatırlıyorum ama; çözemiyorum. Ben hiç güneşe tapmadım. Yirmi yedi gündür doğuşunu izleyemiyorum güneşin, olsun o batarken oturup dua ediyorum. Ben buraya niye gelmiştim? Korumak ve direnmek için. Ben insanları çok sevdim, onlar bunu sevmediler. Onları sevememekten korkup buraya kaçtım. Bir de Türkçe dersinde çok üzülmüş, burayı düşünmüştüm. Günler oldu. Galiba hepsini özledim. Döner miyim? Aklım varsa dönmem. Kuşlar bu saatlerde evlerinde oluyorlar. Bense dönmek için gün sayıyorum. Burada iyi dostlar edindim. Hiçbirisi bana acıyı söylemiyor. Hele bir de sabah görün siz burayı, deniz çarşaf gibi oluyor. Ben acı nedir biliyorum. Acımı duyuyorum. Yollar uyuyor. Şehir uzak. Masamda çarpık kentleşiyorum. Bitirmeliyim. Yine soru işaretinin noktasına varamadım. Sevgiler.
***
Eğildi. Yere düşen çay kaşığını aldı. Üşümeye başlamıştı. Hapşırdı. "Hep beraber!" dedi zeytinlere. Eve götüreceklerini sandalyeye koydu. Masanın üzerine birkaç gazete örttü. Gazetelerin üzerine de güzel deniz taşlarını dizdi. Bir an durdu. Taşlardan birine yaklaşarak taşın kulağına fısıldadı, "Senin adın Hızır olsun, Hızır."

30 Ocak 2012 Pazartesi

Bir Fazıl Bir Şair ve Zile


Salı ve cuma günleri yapılan pazar duasıyla hayatını donduran şehirdir Zile. Birkaç saniye de olsa şehrin insanları ne yapıyorlarsa bırakırlar, hatta maç yapıyor ve maçta tam gole gidiyorlarsa kendilerini hiç bozmadan ellerini açarlar ve semaya yükselmiş elleriyle pozisyonu gole çevirmeyi de bilirler.

Yağmurlu ve serin bir yaz sabahı Turhal tarafından giriyordum Zile'ye. Şu an tam da üzerinde bulunduğum yolu ta üniversite yıllarımda bir karikatür kitabında görmüştüm. Az sonra yanından geçeceğim Zile tabelasının önünde dolmuştan inmiş, "Zile! Sezar'ın veni vidi vici dediği yer, toprağını öpmeye geldim." diyerek yere doğru uzanmış bir adam ve tüm görmüş geçirmişliğiyle adama bakarak kaptana "Diyevam iyet!" diye seslenen muavin vardı o karikatürde. İşte Zile'yi o sıra merak etmiş, araştırmıştım, görmek bugüneymiş. Tabelayı geçtim, şehre girer gibi oldum. Ben hala elli iki bin yazan tabelaya kafayı takmış, elli iki bin nüfusa göre fazla ölü göründüğünü düşünüyordum Zile'nin. Kaba inşaatı bitmiş ürkütücü huzurevini geçtikten sonra ışıklara geldim. Beklerken şehrin devamı konusunda tahmin yürütmeye çalışıyordum. Yoksa bu kadar erken gelmemeli miydim? Bilmiyordum. Prensip edinmiştim, gezeceğim şehirlere sabahın erken saatlerinde gider, şehir hakkında ilk intibamı oluşturur ve şehrin uyanışını izlerdim. Gökteki alacalık, yerdeki kızıllık, ağır ağır kısalan gölgeler, kuşlar, çöpçüler ve elleri, nihayet insanlar... Doğrusu Zile hiç uyanmayacak gibi uyuyordu. Önümde sağı solu ağaçlı bir ana cadde ilerliyor, solumdan yeni bir yol şehre hiç uğramıyor gibi uzuyordu. Dikkatimi çeken ilk şey tam ileride duran, gazete kağıdına sarılmış bir demet marulu andıran Zile Kalesi'ydi. Kale, heybetli surları heybetli ağaçlarının etrafını kuşatmış şekilde bana poz veriyordu. O noktadan dikkat çeken başka şeyse sol çaprazımda gördüğüm Sfenks'e benzeyen tepeydi. Zirvesinde -kel bir ihtiyar başı gibi- üç beş ağaç vardı. Şüphesiz tepe, Zile'ye güzel bir manzaradan bakıyordu. Ben, Zile Kale'sini izlemeye koyuldum. Hazır olduğumu hissettiğim an, şehrin uyanmasını beklemeden, gaza bastım. Artık tanışmıştık Zile'yle. Şimdi birbirimizi daha iyi tanıma vaktiydi. İkimizden birinin, ayrılırken, beni hiç tanımayamamışsın tavırlarına girmesini istemiyordum. Medenice ayrılmalıydık. Ağır ağır ilerliyordum. Sağımdan solumdan mezarlıklar, okullar, benzin istasyonları, eski ve yeni evler, kanal, çeşmeler, bakkallar, ekmek fırınları, kuyumcular, camiler, traktörler ve Renault Toroslar akıyordu. Şehrin ortalarına doğru geldiğimde bir otel gördüm ama durmadım, şehrin uyanışını şehrin içinden izlemek istiyordum. Otelin yakınlarında hamam vardı, sevindim. İlerlemeye devam ediyordum, kuş cıvıltılı devasa çınarları geçtim. Her ne kadar sağa sola bakındıysam da çay içebileceğim açık bir yer göremedim. Derken bir kavşağa geldim. Emindim ki şehir merkezi burasıydı. Dört yanımdan ıslak caddeler uzanıyor, şehir için önemli olduğu belli olan üç beş bina bana karşı somurtuyordu. Bir an ne tarafa gideceğimi bilemedim. Daha samimi geldiğinden midir, sağa döndüm, hem orada da kocaman çınarlar vardı.

Bunca yer gezdim ve gördüm ki, bir şehirde çınar ağacı varsa, o çınarın altında yanan bir de ocak vardır. Yanılmamıştım, ileride, o Selçuklu camisinin şadırvanının çevresine kurulmuş çay bahçesi görünüyordu. Oraya doğru ilerledim. Bu camiyi tanıyordum, Ulu Cami'ydi, diğer bir ismiyle Nasuh Paşa Camii. Zile'ye gitmeden önce etkilenmemek için Zile resimlerine bakmamış olsam da buranın gezilecek neresi varsa biliyor, tanıyordum, burayı tanıdığıma da sevinmiştim. Camiye yaklaştığımda çay bahçesinde oturan bir adam gördüm. Arabayı park ettim, yanına gittim. Uzun boylu, iri yarı, elli yaşlarında bir adamdı. Gözlerinde uyku mahmurluğu yoktu, çoktan uyanmış gibiydi. Yüzü yaşını ele veriyor, gözleri delikanlılığını koruyordu. Bir bilgeye selam verir gibi selam verdim adama. Bana içeriden sandalye getirdi. Oturduk, sohbet ettik; çay demledi, içtik. İsmi İsrafil'miş, hatta Dambik İsrafil'miş. Uzun sakalı, şalvarı, takkesi, cübbesi ve heybetiyle bir an kendimi mezarlıkta Aynalı Baba'yı bulmuş Raci gibi hissettim. Dambik İsrafil Abi çok şey anlattı. Eliyle vurarak kafatasını çatlattığı adamla çıktığı mahkemede yaşadıklarını, kuyruğundan koliye bantlanmış kediyi belediyeye postalayarak belediyeyi nasıl karıştırdığını, kalede çaycılık yaptığı zamanları, kaleye gelen tavukların boyunlarına asıp tavukların sahibine gönderdiği tehdit mektuplarını içtenlikle anlatıyor bense elimi yüzüme götürerek gülüyordum. Zira, boyunlarında "Bizi bi daha kaleye göndermeyin yoksa Dambik amcam bizi kesecek." yazan tavukları düşündükçe gülmemek elde değildi. Karşımdaki nüktedan adam ansızın yerini bir dervişe, bilgeye bırakıyor; resmen güldürürken öğretiyor hatta bazen gıdıklarken tokatlıyordu. Bu esnada şehir de yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyordu. Tüm bu yaşadıklarımı, geç uyanan annenin sabahtan beri aç olan çocuğuna kahvaltı hazırlamasına benzetiyordum. Zile bana daha yeni hoş geldin diyordu. Esnaflar arabamdaki yabancı plakanın farkına yeni yeni varıyorlardı. İlk intiba güzeldi, elektrik aldım, bir çay daha içtim.

Geldim, gördüm, gezdim. Sonuç olarak, Zile, hayatı bağa bahçeye indirgeyen bir şehir. Bir adam gelmiş Zile'ye, "At arabalarından bıktım!" demiş, Evliya Çelebi gelmiş, "...bu eski tarihî şehir, alimler konağı, fazıllar yurdu ve şairler yatağıdır." demiş, Sezar gelmiş, "Veni, vidi, vici." demiş. Ve ben de İsrafil Abi'nin mahkemesinde hakimin zabıt katibine dediği gibi diyorum ki: Yaz kızım, bu el bu kafayı kırar.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Düğünle İlgilenen Adamlarla Düğünle İlgilenmeyen Adamların Ortak Paydası

                                                                                                                                  İskender Paydaş'a...

Düşen her kar tanesini
Bir meleğin taşıdığı doğru mu?

Hayır doğruysa söyleyin sonuçta
Savaşsa bu eğer kurşun bir tarafın kalacak içinde.

Görüyor musun İskender?
Biz sanatçılar bile bazen üç nokta.

Üç numara biz sanatçılar bile bazı bazı
Saç uzatabiliyoruz olacak iş değil!

Belki biri çıkar bir gün ikimizin de
Deli olduğunun farkına varır.

O zaman saçlarımızı kestirecek miyiz?
Söyle Allah aşkına ne yaparız menzile?

Ulaşırsak eğer umrumuzda olur mu Ünzile
Ulan yine saçlarımız mevzubahis baksana!

Sana neler diyorlar öyle ben olsam
Dearanje etsen beni de köyüme dönsem.

Üzülme İskender birisi çıkacak elbet
Korkuyorum çıkmazsa ekşitecekler bizi de.

Küçüklerine saygı büyüklerine sevgi
Devlet baba devleştirmiş bütün cüceleri

Bir klişe yıktın bile, hooop sarı!
Sin şın sad dad tı zı.

10 Eylül 2011 Cumartesi

The Door Is A War*


You are concept and your hands concept,
And the fight concept the knife concept.
You and I, you with I, help can I?
Oh no poor man, don't cry my little Jedi.

A bird loves third rain, it is apologize,
No money, no love, no mind, only rice.
It is a promise, the life is, just, sometimes
A humor, a ironi, a lemonade with some ice.

Congratulations, you war!
You are talking, closing one door and two door
Three door. get out! stop! you are going really...
Your going is anti-core.










*Madem İstasyona5Kala bir nevi okuldur, okuldaysa bazen bir şeyler denemek lazım gelir, dedim, İngilizce şiir yazmayı denedim, yazması keyifli oldu. Search-i lisan ettiysek affola.


9 Eylül 2011 Cuma

Halet-i Ruhiyemin Ruh Hali

Şiir uğrar adama
Şiir uğrar odama
Şiir uğrar adama

Karanlığı severken -çok sıradanca-
Başka boyutlardan misafir kabul etmiyorum
İş böyleyken titreyen o ekranda
Ta cesaretimi korkutur unutulmuş bir cenin
Yine aynı mağrur cenin
Bilemezsin hangi takıntısıyla
Fayans çizgilerine basmaktan çocukça korkmakta.
............................
Sessizlik sessiz ses
............................
Yine ayrı başka beyaz bir kapı arkasında
Ölebilir yalnız cenin
Ölmelidir belki
Annesini şahit yazar ölümüne bir Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi
Öğretmeni.

Şahit olduğum geceleri
Kurtarışlarımın sonu hazin
Dört yıl falan önce günlüğüme yazdığım gibi
Sevgili günlük, bugün yine...
İlkti
Tekti
Ne de olsa ödevdi!

Uyu uyan
Eşittir
Öl diril
Uyuyup uyanman
Ne fettan ne haşin
-Seçimlere büyük saygı duyuyorum-
Hayal ile hayatı yani
Hayali hayat, hayatı hayal
Hayali hayal, hayatı hayat kılmak.
-En az birisi olmak üzere-
Seç!
Olmadı yazı tura at.

Uyandım sonra
Hepsi dilimde pas tutmuş
İçimde büyüyenlerin

Abicim heyhat!
Saniyeyi gün değiştikçe daha küçük
Bir sayıya bölüyorum
Hepimizin sonu salise.
Hayal gücüm de bu kadar
Deniyorum fakat
En fazla yüz yaşımı görüyorum.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Hepsi Bu

Bugün ben alnımı yardım ya da alnım kendi yarıldı,  korkarım bunu asla bilemeyeceğiz. Sonra alnıma dikiş attılar. Özetle bugün, bir yaz günü en güzel şekilde nasıl geçirilebilir sorusuna tatmin edici cevaplar verdim.

Özendiğim bir insan kümesi var, böyle yaralanma, düşme; kan, yara, çizik olaylarını çok normal karşılayan insanlar. Ne zaman böyle bir insan görsem hiçbir şey demedim fakat şimdi diyorum ki: gerçekten kocaman zamanları olmuş. Ben yaralandım ya bugün bu bana ancak bir dahaki senede "seneye de giyersin" denilerek alınabilecek bir gömlek kadar büyük geldi. Halbuki ufacık bir şey, cidden, fakat; hani yıllarca ciğerleriyle dost bir adam bir gün sigaraya başlar, durumu hiç de iç açıcı olmayan bir durumdur ama adam sevinçlidir, böyle mutluluk dese abartı sevinç dese tam oturmuyor kıvamında bir duygu olur ya içinde, bende de öyle bir şey var. Alnım yarıldığı için, dikiş atıldığı için, pansuman yapılacağı için, dikişler alınacağı için ve bu süreçte acılar ve ağrılar az da olsa olacağı için o bahsettiğim tatlı duygu var içimde. Yanılmıyorsam Dostoyevski, Yeraltından Notlar'ında buna yakın bir şeyden bahsediyordu: kendi hastalıklarıyla övünmek. Fakat tam da bilemiyorum o kitabı hiç bitiremedim. Ne bileyim, daha beni arı sokmadı, serum desen iki oldu, işte bir de dikiş var, iğneler oldu biraz yine ama söylemek istediğim, canım çekmiyor değil bunları. Hani bu kadar ter döküyorum burada da bağlamak istediğim yer şu: hakikaten zamanım olmamış.
Bu yaşa gelene kadar düşünecek çok zamanım oldu. Evet, fakat bunu bir övünç öğesi olarak söylemiyorum. Düşündüm dediysem tefekkür ettim demedim. Hayır, neyi düşündüm diye düşünüyorum, bak yine düşünüyorum. Ayrıca ben çok değiştim okuyucu. Çok yani, miktar olarak. Hani bir söz vardır değişimle ilgili bilir misin? Evet evet o / Neyse boş ver ben de unuttum.
Kusura bakma bu arada ben amatör bir egoist gibi boyuna kendimden bahsediyorum fakat burası benim dünyam, karşımda kimse yok, okur denen bir duvara anlatıyorum ben bunları diye varsayıyorum. Sen sakın alınma okuyucu, sen duvar değilsin ama ben varsayım yaparım. Ve ben seni rahatsız etmek de istemem. Eğer rahatsız olduysan -sebebi önemsiz- bu yazıyı okumayı burada kes, yazının başına dön, üç cümle oku ve bittiğini varsay -bu tekniği tüm yazılarımda kullanabilirsin-. Evet kendimden bahsetmek diyordum fakat ben okur tanımını yaparken, yazar tanımını yapmadım. Yazar nedir? Yazar, 'duvarların dili olsa da konuşsa' duasının kabulünden sonra dillenen duvarların kendi kendine konuşmalarını havada taşıyan hava zerreleridir. Hatta ek iş olarak da dillenen duvarların ses yansıtıcılığını yaparlar, kah duvar olarak, kah duvar olmayarak, tek fark, onlar dilsizdirler. Neyse hani bahsetmek kendimden yeniyetmebiregoistmişçesinefilan... İnsan, sevdiğinden başkasına neden kendinden bahsetmek ister ki, değil mi? Neden kendimden bahsetmek mi? Sebebi belli olmuyor mu? Burada bir adam, Raif Bey'ce ölmek istemiyor, hepsi bu.

Böyleyken böyle aziz okuyucu. Anna'ya ayıp ederek esirgeyen ve bağışlayan Rabbin adıyla başlayamadık yazıya. Ama Anna adına Rabbimden, esirgeyen ve bağışlayan Rabbimden, isyan ettirecek acıları def, terakki ettirecek acıları gergef etmesini istiyorum. İsteyen buyursun.

14 Ağustos 2011 Pazar

Hiç Gerek Yok

Bir kuş kanadında
Nasa üs kurmuş olabilir
Günümüzde
Menümüze sofra kurmuş olabilir
Bir renkli cazibeli ayçoktatlı zehir
Ağızınız sulandı.

Ve hayat güzeldir.

Hayır sen evet sen hayır
Bulamadığın damar borç ister
Bir işçi yere çay döker ve
Köpüklü kahveler
Onun sesi bunun sesidir
Aziz-i mir'im

Hayat güzeldir.

Çingene güzel güler heyete
Keder et de
Acılar yanana kadar kül olsun
Deme öyle yine de sen
Bak evlat nasihat istersen:

Hayat güzeldir.

Nerede o eski molozlar
Ulan demagoji desen bu ne müsemmalık
İsmiyle cismiyle kime yakın
Ona uzak
Bebeklerin parmakları kenet kenet

Hayat güzeldir.

Kalp kalbe kalb kalpe
Dema öyle dema
Sen bi goji bana ben kap gel
Bilirsin
Altı yüz altmış altının da avradını
Tembihle de bize kulak bildirsin
Bak dostum enstitüden fayda beklersen:

Hayat cidden güzeldir.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Vakit Cuma Üstüm Yağmur

Rabbim zikrettiğim duaları
daha makbul anlara saklıyorum
yağmur vakti
cuma sonrası
yahut bir cuma vakti yağmur altında

nereden gireceğimi nereye varacağımı
hiç bilmiyorum

biz zulüm görmedik ki adamakıllı
beddua etmeye yüzümüz olsun
biz çoğu zaman susanlardan
belki zalimlerdeniz

zalime dua
kavlime beddua yakışmaz 

egoist kalmayayım diye
yalvarsaydım şimdi yahut
bir cuma vakti yağmur altında
uzun lafın kısası Rabbim
bütün egoistler bana uzak
sana yakın olsunlar
çünkü mütevazıların şehrinde
mantıken de egoist kalınmaz

Rabbim senden
minimum kimseye muhtaç olmayacak kadar
maksimum zekat verme sınırında
rızık istiyorum
fazlası kapitalist ediyormuş adamı
çokları paraya tapıyorlar
görüyorum

Rabbim insanlar senden başkalarına güveniyorlar
güvendikleri dağlara -özür dilerim-
güvendikleri taşlara
karlar yağsın
sonra güneş açsın
ve bu milyonlarca yıl sürsün
insanlar görsün
yıkılışlarını da
kumdan kalelerinin

Rabbim insanlar hiç de uyumuyorlar
herkes gayet uyanık
uyku sersemliği falan da yok
heyhat
çıkarlarını uykuya tutturuyorlar.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Bilinçaltından Bilince Giden Yoldan Toplananlar

I.
Yamalı kıyafetler giymiş bir adamım. Uzaktaki uzak akrabalarımdan ve yakındaki yakın dostlarımdan her gün mektuplar geliyor. Her zarfın içinden bir takvim yaprağı çıkıyor. Her takvim yaprağında ismim var. İsmim sadece takvim yapraklarında var. Yerim, yurdum yok. Biliyorum, postacı her mektubumu benden önce okuyor. Onlar mektup attıkça ister istemez yaşıyorum. Yaşamak diyorum buna, yani Titanik'e binip de Rose'a tutulmak gibi bir şey. Ben parça parça filikalarımla kendimden kaçarken, gelen mektuplar ceplerimle birlikte yamalarımı da perişan ediyor. "Yerle yeksan." yazıyor postacının sırtında.

II.
İnsan her şeyi ancak, Işıklar Şehri'nin tahtına bir gece vakti oturduğunda unutur. İnsan acıyı sadece göğe bakıp da yıldızları göremediğinde tadar. Sır karşıtı bir oluşumun oyunlarıyla gizlenen yıldızlar; oyunlarla akan, akıtılan yıldızlar... Koskoca yıldızlar akar da, o illet akmaz mı? Akar, hem de bir nehir gibi. Her yüzenini önce suya batırıp çıkartmalarla, sonra boğuk bir ölümle mühürler. Bütün sular istilacıdır, yağmacıdır. Günbatımını görmüş ya da görmemiş onun için fark etmez. Onun her yolcusu en fazla son durakta iner.

III.
"Neden?" bilinmezleri,
"Madam?" sorulmazları,
"Ben geldim." açmazları,
"Hayırlı günler teyzeciğim." çıkmazları...
Hepsini odama poster yaptım, tek tek rüya edeceğim.

5 Ağustos 2011 Cuma

Bakkaldan İki İroni Kap Gel

Zaman gösterdi ki insanlar ironi denen illeti bilmiyorlar. Sonra suç bize kalıyor. Derdimiz mi? Elbette hayır fakat; derdiniz, evet. "İroni nedir ve neden ironi?" deyu bir kaç cümle yazmak hevesinde bulundum. İroniden anlamayan nesil olmamak ve size aşina olmayan insanlarla karşılaşmamak için okuyunuz.

TDK Büyük Türkçe Sözlüğü'nde ironi "Gülmece. Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme. Alaysılama." anlamlarına gelmektedir.

"İroni, soğukkanlılığı neredeyse muhteşem bir anlamdır: sanat anlamının ta kendisidir, her şeyi tasvip etmektir ki bu nedenle de her şeyi inkar etmektir: günlük güneşlik, her şeyi birden kapsayan parlak bir bakıştır, yani sanat bakışıdır, yani en yüksek özgürlüğün, sükunetin ve ahlakçılıkla bunalmamış bir gerçekliğin bakışıdır. Bu, Goethe'nin bakışıydı, - o Goethe ki ironi hakkında unutulmayacak tuhaf sözü söylemiştir: 'İroni, sofraya konanları yenecek hale sokan bir tutam tuzdur." (Thomas Mann)

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Sürur-u Firari

başın hicretini ayaklar eder
ben yürürüm
ve topuklarımda acziyet biter


gökyüzü duvarın ardına saklanır
kaldırım taşları süslenir
kiraz ağacını kaçırır bir kuş
bulutlar heyecanlanır
göz göze geldikçe
donarlar
güneş kulağıma fısıldar
bağırsam ki duyulmaz
rüzgar bir kulağımdan girer
bir kulağımdan çıkar


bilek güreşleri yapılır tel tel
buhar postaları yerini bulur
sahteler sahtelenir
kişiler kişilenir


ben yine üflerim kanımla beraber
karıncalar bu mevsimde vahşidir
ben yürürüm
topuklarımda mazlum sesleri.


[28/06/2011]

24 Temmuz 2011 Pazar

Şey

I.
Ettiğim dualar kabul olsa ne güzel olur,
Ettiğim dualar kabul olsa pek güzel olur,
Ettiğim dualar kabul olsa hep güzel olur.
Egoist kalmak istemiyorum.

II.
"-Çay iç."
Çay,
Sabah kadar uzak,
Güneş kadar yakın.
Çay, hiç...

III.
Kalplerimize
Kibrit, kağıt, çıra ve ispirto doldurmalıyız.
Ateşi yeniden bulmalıyız.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Bunlar Böyle Davalar

İffet bacı gelişti o artık çok sosyal,
Din kuralları da mı çiğnenmek için?
Hak hukuk neymiş ki önüne düşeni al.
Siz içmezdiniz ama bu seferlik için.


Bunlar hep anlamadığım davalar...


Eşitlik ayağına çakallar yükseliyor,
Zevkleriniz ve renkleriniz çok tartışılmaz,
Eskiye göre iyi fakat zulmet yayılıyor,
Fikriniz yok ya, varsa da anlaşılmaz.


İki gün kanka ol sonrasına bakarız,
Tavizin tavizlerini getirdi bak kardeş!
Şeytani sebeplere aklımızı satarız,
İnsanlığı derine gömün eş ha eş!


Kahkaha sirenlerini çaldığın gaflet anları,
Bana kalsa yerin dibine de girebilirsin,
Sen dinle bak bu çalanlar kilise çanları,
Durduğunun bundan farkı yoktur, bilirsin.


İnsan doğarken saf, ille aile ille edep,
Bakarsan bu bir zincirdir kır ya da yok et,
Bu çarşıyı iyi bil ki çürüktür sattığı hep,
Ölüm var ölüm, en doğal afet!


Bunlar hiç anlamadığım davalar...


[22/01/2011]