Hani sevgili hep der ya:
Seni bırakamam diye...
Hep yalan ve hep hikaye...
Gerek yok o'na kanmaya.
Geleceğe dair verir vaatler,
Sen beklersin geçmek bilmez saatler.
Ve birden eser bir deli rüzgar,
Birden bire kaybolup gider, yâr.
Kafesteki kuş gibi gözyaşı dökersin hep,
Sevgilinin gidişinde ararsın bir sebep.
Fakat bulamazsın, koyarsın başı,
Sabahlara dek dökersin gözyaşı.
O'da nafile... Giden yâr gelmez...
Necip Fazıl'ın dediği gibi:
Falan dağın ardında seslen seslen işitmez,
Filan toprak altında gözyaşları diriltmez...
Yazarlarının lise dönemindeki düz yazı ve şiirlerinin bulunduğu ağ günlüğü. "Bir harf kalabalığı." demiştik zamanında.
istasyona 5 kala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istasyona 5 kala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Temmuz 2012 Salı
23 Haziran 2012 Cumartesi
Gidersen Ay Tutulacak
Hasretin dumanını sigarasından tüttüren bir adamın penceresinden ay tutulmasını izledim az önce. Pek hazindi. Pek haşindi. Koca gökyüzünde ayın yokluğunu hissetmek ne garipti. Camda bir damla gördüm. Oturdum damlayı seyrettim. Akıyordu. Ne komik; ağlayasım geldi güldüm.
Dışarı çıktım yürümekteyim. Koş
Dışarı çıktım yürümekteyim. Koş
İnsanlar garip, insanlar hoş. Ve boş
İçlerinde esneyen bir boşluk var
Benimse! Tam şuramda bir loşluk var
Nereye gideyim gerbera söyle
Aklım gitti ben kalakaldım böyle
Güneşe bakma. Gözlerime bak! Seni sevdiğimi söyle.
Hüzünlü başlar mutlu biter sonlar
Önemi yok, ben sen o bizsiz onlar
Öyle susma bana. Yüzüne haykıramadığım devrik cümlelerim
var.
Baktım gök mavi dal yeşil, sen siyah
Sesini hatırlamıyorum eyvah
Üzgün gördüm seni, hayrola bir derdin mi var?
Bir odun yarılacak tam boyuna
Ağlayan bağa, ağlamayan sağa
Başaklar baş kaldıracaklar, etme
Cümlelerim sakat kalacak gitme.
Gitme… Henüz çay içmedik seninle.
Ve biliyorum ağlamak en az gülmek kadar güzeldir, övme beni
Belki inanmayacaksın ama bugün yine duamda gördüm seni
…gidersen ay tutulacak.
21 Mart 2012 Çarşamba
Dava - Adam - Hayat
Hayatın ancak bir gaye, bir ülkü, bir amaç ve bir dava doğrultusunda gerçek değerini bulması umulabilir. Anlık hazlara dayanan bir yaşamın bize gerçek huzuru sağlaması düşünülemez.
Kanımca bize gerçek huzuru sağlayacak gayeler ise yeri geldiğinde uğrunda hayatların, rahatların feda edildiği; acıların ve çilelerin çekilebildiği gayeler, davalardır.
Bu milletin amaçsızlığını kendine derd edinenlerden olan ve bence büyük bir davanın müdavimi olan bir büyük zat-ı muhteremin şu :
" ...Kar kış demez irkilmez, üzülmez, acı duymaz.
Mevsim bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz...
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa,
Ay batsa güneş sönse, ufuklar da kararsa,
Gökler yıkılıp çökse , yolundan yine dönmez. " şiiri sanıyorum ki bu dava, gaye (ya da bu anlamı ihtiva eden bilumum kelimeler) konusundaki arayışımızda bizlere gerçek bir dava adamı profili çizecek ve kendisiyle hayatımızı şekillendireceğimiz bir gayemizin olmasını sağlayarak hayatımızı "gerçekten yaşanmış ve değerli" kılacaktır sanıyorum.
Etiketler:
adam,
dava,
ebubekir sızısız,
hayat,
istasyona 5 kala,
kar kış demez irkilmez
31 Ocak 2012 Salı
Yeşil Zeytin Günlükleri
Eğildi. Yere düşen çay kaşığını aldı, kaşığı masaya bıraktı. Gökyüzüne baktı. Uzun uzun güneşi seyretti. Bulutlar hiçbir şeye benzemiyordu. Yukarıda o bilindik maviye hazırlık vardı. Kuşlar yalnız uçuyordu. Kırmızı, sarı ve turuncu bavulunu topluyordu. Çay kaşığını eline aldı. Kaşığın tersinden kendisine baktı. Sakalları uzamıştı, saçları kısaydı. Gözlerinde görmeye alışık olduğu kızıl uykusuzluğu göremiyordu. Göz akı beyazdı, beyazın ortasında tutarsız kahverengi vardı. Kaşığı elinden bırakmadı. Masada elini gezdirdi. Bir şey arıyordu. Beyaz bir kağıt buldu, onu eline aldı. Kaşığı bıraktı kalemi aldı. Kalemi bıraktı kağıdı iki eliyle tuttu. Kağıdın alt ve üst köşelerini titizlikle birleştirerek ortasına bastırdı. Aynı işlemi tekrar yaptı. Eline bir makas aldı ve elindeki katlanmış kağıdın sağ üst köşesinden, açıldığında kare olan bir üçgen kesti. Kağıdın ortasına bir kapı açtığına göre artık bir şeyler karalayabilirdi. Bunu bir takıntı haline getirmişti. Kağıdı bir hapishane, ortasına açtığı deliği ise tünel olarak görüyordu. Bu havalandırma penceresini açmazsa bunalıyor, kağıdın karşısında boğuluyordu. Aldırmadı. Gökyüzüne baktı. Dönüp duran hayalleri, gerçekleri görmesini engelliyordu. Yıldızları seyretmek istediğinde onları çizgilerle birleştiriyor, bir cezvenin çok ötesinde şekiller çiziyor, hatta bazen gözü yıldızları bile görmüyordu. Renkleri görmesine ise engel olmuyordu hayalleri, zira istemsizce filizlenen hiçbir hayalin siyah beyaz olduğunu hatırlamıyordu. Kağıda baktı. Ortadaki boşluktan alttaki defterin kahverengi deri cildi görünüyordu. Rahat yazabilmek için kağıdın altına sert kapaklı bir masal kitabı koydu. Ufka baktı. Deniz hüzünlü bir kadın gibi durgundu. "İşte." dedi, "Bana ne kadar da benziyor. Ne güneş var denizde ne ay, ne bir parıltı var ne de yakamoz."
Masadaki, kağıtlar uçmasın diye topladığı güzel deniz taşlarını düzeltti, "İnsan, taş toprak bile olsa güzelliğin peşinde." dedi. Onu biri böyle görse kendisiyle konuşuyor sanırdı çünkü kendisiyle konuşuyordu. O bunu hiç kabul etmedi. Bu yüzden günlerdir buradaydı. İçindeki bölünmüş devletleri tek bayrak altında toplamak, daha doğrusu içindeki üç beş beni uzlaştırmak, aralarındaki buz dağını eritmek istiyordu ama; buz dağının görünmeyen kısmını hiç görmemişti, göremeyecekti. Kağıdın ortasından kestiği parçayı buruşturdu, kenara koydu. Kağıdın üstüne eğildi, yazmaya başladı:
Aptalın Seyir Defteri - 1 Mayıs 2008
Bugün burada yirmi yedinci günüm. Kalan gün bilinmiyor. Kaçan gün çok. Hava ölmeye elverişli. Deniz hakim. Yollar her zamankinden daha sıcak. Böcekler suskun. Otlar sarhoş. Evin durumu stabil. Kalbim under attack!
Burada bazen delirmek, bazen kör olmak bazen de ölmek istiyor insan. Hayatımın uç noktasında rüzgarla cebelleşiyor gibiyim. Yalnızım, güvendeyim böylece. Yine de baktım, dal yok. Kaçtım. Bana inorganik olan her şeyden kaçtım. Burada kendimleyim. Hormonlu olan her şeyden kaçtım. Bakın, denize karşı oturmuş, ağlayıp hormonsuz domates yetiştiriyorum. Aklıma yerin dibine geçişlerim geliyor, gülüp geçiyorum. Arkamda koskoca deniz var benim diyorum. Dalıp gidiyorum. Ben buraya neden gelmiştim, hatırlıyorum ama; çözemiyorum. Ben hiç güneşe tapmadım. Yirmi yedi gündür doğuşunu izleyemiyorum güneşin, olsun o batarken oturup dua ediyorum. Ben buraya niye gelmiştim? Korumak ve direnmek için. Ben insanları çok sevdim, onlar bunu sevmediler. Onları sevememekten korkup buraya kaçtım. Bir de Türkçe dersinde çok üzülmüş, burayı düşünmüştüm. Günler oldu. Galiba hepsini özledim. Döner miyim? Aklım varsa dönmem. Kuşlar bu saatlerde evlerinde oluyorlar. Bense dönmek için gün sayıyorum. Burada iyi dostlar edindim. Hiçbirisi bana acıyı söylemiyor. Hele bir de sabah görün siz burayı, deniz çarşaf gibi oluyor. Ben acı nedir biliyorum. Acımı duyuyorum. Yollar uyuyor. Şehir uzak. Masamda çarpık kentleşiyorum. Bitirmeliyim. Yine soru işaretinin noktasına varamadım. Sevgiler.
***
Eğildi. Yere düşen çay kaşığını aldı. Üşümeye başlamıştı. Hapşırdı. "Hep beraber!" dedi zeytinlere. Eve götüreceklerini sandalyeye koydu. Masanın üzerine birkaç gazete örttü. Gazetelerin üzerine de güzel deniz taşlarını dizdi. Bir an durdu. Taşlardan birine yaklaşarak taşın kulağına fısıldadı, "Senin adın Hızır olsun, Hızır."
30 Ocak 2012 Pazartesi
Bir Fazıl Bir Şair ve Zile
Salı ve cuma günleri yapılan pazar duasıyla hayatını donduran şehirdir Zile. Birkaç saniye de olsa şehrin insanları ne yapıyorlarsa bırakırlar, hatta maç yapıyor ve maçta tam gole gidiyorlarsa kendilerini hiç bozmadan ellerini açarlar ve semaya yükselmiş elleriyle pozisyonu gole çevirmeyi de bilirler.
Yağmurlu ve serin bir yaz sabahı Turhal tarafından giriyordum Zile'ye. Şu an tam da üzerinde bulunduğum yolu ta üniversite yıllarımda bir karikatür kitabında görmüştüm. Az sonra yanından geçeceğim Zile tabelasının önünde dolmuştan inmiş, "Zile! Sezar'ın veni vidi vici dediği yer, toprağını öpmeye geldim." diyerek yere doğru uzanmış bir adam ve tüm görmüş geçirmişliğiyle adama bakarak kaptana "Diyevam iyet!" diye seslenen muavin vardı o karikatürde. İşte Zile'yi o sıra merak etmiş, araştırmıştım, görmek bugüneymiş. Tabelayı geçtim, şehre girer gibi oldum. Ben hala elli iki bin yazan tabelaya kafayı takmış, elli iki bin nüfusa göre fazla ölü göründüğünü düşünüyordum Zile'nin. Kaba inşaatı bitmiş ürkütücü huzurevini geçtikten sonra ışıklara geldim. Beklerken şehrin devamı konusunda tahmin yürütmeye çalışıyordum. Yoksa bu kadar erken gelmemeli miydim? Bilmiyordum. Prensip edinmiştim, gezeceğim şehirlere sabahın erken saatlerinde gider, şehir hakkında ilk intibamı oluşturur ve şehrin uyanışını izlerdim. Gökteki alacalık, yerdeki kızıllık, ağır ağır kısalan gölgeler, kuşlar, çöpçüler ve elleri, nihayet insanlar... Doğrusu Zile hiç uyanmayacak gibi uyuyordu. Önümde sağı solu ağaçlı bir ana cadde ilerliyor, solumdan yeni bir yol şehre hiç uğramıyor gibi uzuyordu. Dikkatimi çeken ilk şey tam ileride duran, gazete kağıdına sarılmış bir demet marulu andıran Zile Kalesi'ydi. Kale, heybetli surları heybetli ağaçlarının etrafını kuşatmış şekilde bana poz veriyordu. O noktadan dikkat çeken başka şeyse sol çaprazımda gördüğüm Sfenks'e benzeyen tepeydi. Zirvesinde -kel bir ihtiyar başı gibi- üç beş ağaç vardı. Şüphesiz tepe, Zile'ye güzel bir manzaradan bakıyordu. Ben, Zile Kale'sini izlemeye koyuldum. Hazır olduğumu hissettiğim an, şehrin uyanmasını beklemeden, gaza bastım. Artık tanışmıştık Zile'yle. Şimdi birbirimizi daha iyi tanıma vaktiydi. İkimizden birinin, ayrılırken, beni hiç tanımayamamışsın tavırlarına girmesini istemiyordum. Medenice ayrılmalıydık. Ağır ağır ilerliyordum. Sağımdan solumdan mezarlıklar, okullar, benzin istasyonları, eski ve yeni evler, kanal, çeşmeler, bakkallar, ekmek fırınları, kuyumcular, camiler, traktörler ve Renault Toroslar akıyordu. Şehrin ortalarına doğru geldiğimde bir otel gördüm ama durmadım, şehrin uyanışını şehrin içinden izlemek istiyordum. Otelin yakınlarında hamam vardı, sevindim. İlerlemeye devam ediyordum, kuş cıvıltılı devasa çınarları geçtim. Her ne kadar sağa sola bakındıysam da çay içebileceğim açık bir yer göremedim. Derken bir kavşağa geldim. Emindim ki şehir merkezi burasıydı. Dört yanımdan ıslak caddeler uzanıyor, şehir için önemli olduğu belli olan üç beş bina bana karşı somurtuyordu. Bir an ne tarafa gideceğimi bilemedim. Daha samimi geldiğinden midir, sağa döndüm, hem orada da kocaman çınarlar vardı.
Bunca yer gezdim ve gördüm ki, bir şehirde çınar ağacı varsa, o çınarın altında yanan bir de ocak vardır. Yanılmamıştım, ileride, o Selçuklu camisinin şadırvanının çevresine kurulmuş çay bahçesi görünüyordu. Oraya doğru ilerledim. Bu camiyi tanıyordum, Ulu Cami'ydi, diğer bir ismiyle Nasuh Paşa Camii. Zile'ye gitmeden önce etkilenmemek için Zile resimlerine bakmamış olsam da buranın gezilecek neresi varsa biliyor, tanıyordum, burayı tanıdığıma da sevinmiştim. Camiye yaklaştığımda çay bahçesinde oturan bir adam gördüm. Arabayı park ettim, yanına gittim. Uzun boylu, iri yarı, elli yaşlarında bir adamdı. Gözlerinde uyku mahmurluğu yoktu, çoktan uyanmış gibiydi. Yüzü yaşını ele veriyor, gözleri delikanlılığını koruyordu. Bir bilgeye selam verir gibi selam verdim adama. Bana içeriden sandalye getirdi. Oturduk, sohbet ettik; çay demledi, içtik. İsmi İsrafil'miş, hatta Dambik İsrafil'miş. Uzun sakalı, şalvarı, takkesi, cübbesi ve heybetiyle bir an kendimi mezarlıkta Aynalı Baba'yı bulmuş Raci gibi hissettim. Dambik İsrafil Abi çok şey anlattı. Eliyle vurarak kafatasını çatlattığı adamla çıktığı mahkemede yaşadıklarını, kuyruğundan koliye bantlanmış kediyi belediyeye postalayarak belediyeyi nasıl karıştırdığını, kalede çaycılık yaptığı zamanları, kaleye gelen tavukların boyunlarına asıp tavukların sahibine gönderdiği tehdit mektuplarını içtenlikle anlatıyor bense elimi yüzüme götürerek gülüyordum. Zira, boyunlarında "Bizi bi daha kaleye göndermeyin yoksa Dambik amcam bizi kesecek." yazan tavukları düşündükçe gülmemek elde değildi. Karşımdaki nüktedan adam ansızın yerini bir dervişe, bilgeye bırakıyor; resmen güldürürken öğretiyor hatta bazen gıdıklarken tokatlıyordu. Bu esnada şehir de yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyordu. Tüm bu yaşadıklarımı, geç uyanan annenin sabahtan beri aç olan çocuğuna kahvaltı hazırlamasına benzetiyordum. Zile bana daha yeni hoş geldin diyordu. Esnaflar arabamdaki yabancı plakanın farkına yeni yeni varıyorlardı. İlk intiba güzeldi, elektrik aldım, bir çay daha içtim.
Geldim, gördüm, gezdim. Sonuç olarak, Zile, hayatı bağa bahçeye indirgeyen bir şehir. Bir adam gelmiş Zile'ye, "At arabalarından bıktım!" demiş, Evliya Çelebi gelmiş, "...bu eski tarihî şehir, alimler konağı, fazıllar yurdu ve şairler yatağıdır." demiş, Sezar gelmiş, "Veni, vidi, vici." demiş. Ve ben de İsrafil Abi'nin mahkemesinde hakimin zabıt katibine dediği gibi diyorum ki: Yaz kızım, bu el bu kafayı kırar.
18 Ocak 2012 Çarşamba
Düğünle İlgilenen Adamlarla Düğünle İlgilenmeyen Adamların Ortak Paydası
İskender Paydaş'a...
Düşen her kar tanesini
Bir meleğin taşıdığı doğru mu?
Hayır doğruysa söyleyin sonuçta
Savaşsa bu eğer kurşun bir tarafın kalacak içinde.
Görüyor musun İskender?
Biz sanatçılar bile bazen üç nokta.
Üç numara biz sanatçılar bile bazı bazı
Saç uzatabiliyoruz olacak iş değil!
Belki biri çıkar bir gün ikimizin de
Deli olduğunun farkına varır.
O zaman saçlarımızı kestirecek miyiz?
Söyle Allah aşkına ne yaparız menzile?
Ulaşırsak eğer umrumuzda olur mu Ünzile
Ulan yine saçlarımız mevzubahis baksana!
Sana neler diyorlar öyle ben olsam
Dearanje etsen beni de köyüme dönsem.
Üzülme İskender birisi çıkacak elbet
Korkuyorum çıkmazsa ekşitecekler bizi de.
Küçüklerine saygı büyüklerine sevgi
Devlet baba devleştirmiş bütün cüceleri
Bir klişe yıktın bile, hooop sarı!
Sin şın sad dad tı zı.
Düşen her kar tanesini
Bir meleğin taşıdığı doğru mu?
Hayır doğruysa söyleyin sonuçta
Savaşsa bu eğer kurşun bir tarafın kalacak içinde.
Görüyor musun İskender?
Biz sanatçılar bile bazen üç nokta.
Üç numara biz sanatçılar bile bazı bazı
Saç uzatabiliyoruz olacak iş değil!
Belki biri çıkar bir gün ikimizin de
Deli olduğunun farkına varır.
O zaman saçlarımızı kestirecek miyiz?
Söyle Allah aşkına ne yaparız menzile?
Ulaşırsak eğer umrumuzda olur mu Ünzile
Ulan yine saçlarımız mevzubahis baksana!
Sana neler diyorlar öyle ben olsam
Dearanje etsen beni de köyüme dönsem.
Üzülme İskender birisi çıkacak elbet
Korkuyorum çıkmazsa ekşitecekler bizi de.
Küçüklerine saygı büyüklerine sevgi
Devlet baba devleştirmiş bütün cüceleri
Bir klişe yıktın bile, hooop sarı!
Sin şın sad dad tı zı.
19 Eylül 2011 Pazartesi
Saded Harici
Birazdan sizlere hüzünlü şeylerden bahsedeceğim. Hayır, 90'lardan değil. 90'lardan bahsedecek olsam daha noktayı koymadan yerimden fırlar, evdeki yoğurt kaplarından, otuzluk yumurta kartonlarından ve çamaşır suyundan zaman makinesi yapmaya niyetlenirim, uğraşırım, yapamam. Hem zaman makineleri de hüzünlüdür. Çünkü bu çeşit makinelere tel lazım. Hem de öyle bildiğin tellerden de değil. Hesap et, Telli Baba teli gibi bir tel lazım. Ancak o zaman 90'ların ışıklarını ve seslerini yeniden tadabiliriz. 90'lar deyince aklıma geldi. Her şeyi kuyruğundan yakaladığım gibi o alacakaranlık on yılı da kuyruğundan yakaladım, kuyruğu elimde kaldı. Şimdi o kuyruğa kasetler falan astım boynum da gezdiriyorum. Bir de Barış Manço var tabii. Var tabii.
15 Eylül 2011 Perşembe
14 Eylül 2011 Çarşamba
Ben Anlatınca Şey Olmuyor Da Bizim Bir Arkadaş Var
"...Bir ülkede yaşıyoruz..." çıkış noktası.
Belki bir parça gülümseme belki biraz absürtlük de varış noktası -saçmalık diyeceğime absürtlük diyerek çok absürt hareket ettim ve bunu size açıkça söylemem gerçekten çok saçma!-.
Sanat damarları sistem tarafından tıkanan gençlerin sanat diyerek devasa bir açlıkla klasik gitarlara, fotoğraf makinelerine ya da blog sitelerine sarıldığı bir ülkede yaşıyoruz.
Belki bir parça gülümseme belki biraz absürtlük de varış noktası -saçmalık diyeceğime absürtlük diyerek çok absürt hareket ettim ve bunu size açıkça söylemem gerçekten çok saçma!-.
Sanat damarları sistem tarafından tıkanan gençlerin sanat diyerek devasa bir açlıkla klasik gitarlara, fotoğraf makinelerine ya da blog sitelerine sarıldığı bir ülkede yaşıyoruz.
10 Eylül 2011 Cumartesi
The Door Is A War*
You are concept and your hands concept,
And the fight concept the knife concept.
You and I, you with I, help can I?
Oh no poor man, don't cry my little Jedi.
A bird loves third rain, it is apologize,
No money, no love, no mind, only rice.
It is a promise, the life is, just, sometimes
A humor, a ironi, a lemonade with some ice.
Congratulations, you war!
You are talking, closing one door and two door
Three door. get out! stop! you are going really...
Your going is anti-core.
*Madem İstasyona5Kala bir nevi okuldur, okuldaysa bazen bir şeyler denemek lazım gelir, dedim, İngilizce şiir yazmayı denedim, yazması keyifli oldu. Search-i lisan ettiysek affola.
9 Eylül 2011 Cuma
Halet-i Ruhiyemin Ruh Hali
Şiir uğrar adama
Şiir uğrar odama
Şiir uğrar adama
Karanlığı severken -çok sıradanca-
Başka boyutlardan misafir kabul etmiyorum
İş böyleyken titreyen o ekranda
Ta cesaretimi korkutur unutulmuş bir cenin
Yine aynı mağrur cenin
Bilemezsin hangi takıntısıyla
Fayans çizgilerine basmaktan çocukça korkmakta.
............................
Sessizlik sessiz ses
............................
Yine ayrı başka beyaz bir kapı arkasında
Ölebilir yalnız cenin
Ölmelidir belki
Annesini şahit yazar ölümüne bir Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi
Öğretmeni.
Şahit olduğum geceleri
Kurtarışlarımın sonu hazin
Dört yıl falan önce günlüğüme yazdığım gibi
Sevgili günlük, bugün yine...
İlkti
Tekti
Ne de olsa ödevdi!
Uyu uyan
Eşittir
Öl diril
Uyuyup uyanman
Ne fettan ne haşin
-Seçimlere büyük saygı duyuyorum-
Hayal ile hayatı yani
Hayali hayat, hayatı hayal
Hayali hayal, hayatı hayat kılmak.
-En az birisi olmak üzere-
Seç!
Olmadı yazı tura at.
Uyandım sonra
Hepsi dilimde pas tutmuş
İçimde büyüyenlerin
Abicim heyhat!
Saniyeyi gün değiştikçe daha küçük
Bir sayıya bölüyorum
Hepimizin sonu salise.
Hayal gücüm de bu kadar
Deniyorum fakat
En fazla yüz yaşımı görüyorum.
Şiir uğrar odama
Şiir uğrar adama
Karanlığı severken -çok sıradanca-
Başka boyutlardan misafir kabul etmiyorum
İş böyleyken titreyen o ekranda
Ta cesaretimi korkutur unutulmuş bir cenin
Yine aynı mağrur cenin
Bilemezsin hangi takıntısıyla
Fayans çizgilerine basmaktan çocukça korkmakta.
............................
Sessizlik sessiz ses
............................
Yine ayrı başka beyaz bir kapı arkasında
Ölebilir yalnız cenin
Ölmelidir belki
Annesini şahit yazar ölümüne bir Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi
Öğretmeni.
Şahit olduğum geceleri
Kurtarışlarımın sonu hazin
Dört yıl falan önce günlüğüme yazdığım gibi
Sevgili günlük, bugün yine...
İlkti
Tekti
Ne de olsa ödevdi!
Uyu uyan
Eşittir
Öl diril
Uyuyup uyanman
Ne fettan ne haşin
-Seçimlere büyük saygı duyuyorum-
Hayal ile hayatı yani
Hayali hayat, hayatı hayal
Hayali hayal, hayatı hayat kılmak.
-En az birisi olmak üzere-
Seç!
Olmadı yazı tura at.
Uyandım sonra
Hepsi dilimde pas tutmuş
İçimde büyüyenlerin
Abicim heyhat!
Saniyeyi gün değiştikçe daha küçük
Bir sayıya bölüyorum
Hepimizin sonu salise.
Hayal gücüm de bu kadar
Deniyorum fakat
En fazla yüz yaşımı görüyorum.
6 Eylül 2011 Salı
Hay Ağzına Tüküreyim
"Liseli aşıklar gibi" klişesiyle beni küçümseyemezsiniz artık çünkü ben cumhuriyet altınının yedi yüz on bir lira olduğu şu günde rejimin değerinin ne kadar olduğunu sorgulayacak kadar büyüdüm. Subliminal mesajları etkisiz kaldığından mı bilmem artık demogojiyle kafamızı karıştıramaz oldular. Oh oldular. Ama benim bundan ders almam gerekirken hâlâ on sekiz bin alemi yaftalıyasım var ve bir o kadar da etiketim. Eğer bizim literatürümüzde yobazlık olsaydı fotoğraf çekinirken biz de üç yüz otuz üç derdik ki zaten altı yüz altmış altı'ya da meyletmedik. Bir gün tüm İsrail bebeklerinin ağzına tüküreceğim ki bize çeksinler de Filistin'e çektirmesinler. Alem-i sanalda klavye delikanlılığı yapanların da ağzına tüküreceğim ki klavyesinden çıkanları gözleri görsün...
...since 571!
...since 571!
Etiketler:
571,
cumhuriyet,
Filistin,
fotoğraf,
Hay Ağzına Tüküreyim,
İsrail,
istasyona 5 kala,
klavye,
literatür,
rejim,
subliminal,
Süleyman ŞAHİN,
yobaz
Güzelle Bal Yemem
"Liseli aşıklar gibi" klişesiyle beni küçümseyemezsiniz çünkü ben cumhuriyet altınının yedi yüz on bir lira olduğu şu günde rejimin değerinin ne kadar olduğunu sorgulayacak kadar büyüdüm. Subliminal mesajları etkisiz kaldığından mı bilmem artık demogojiyle kafamızı karıştıramaz oldular. Oh oldular. Ama benim bundan ders almam gerekirken hâlâ on sekiz bin alemi yaftalayasım var ve bir o kadar da etiketim. Eğer bizim literatürümüzde yobazlık olsaydı fotoğraf çekinirken biz de üç yüz otuz üç derdik ki zaten altı yüz altmış altı'ya da meyletmedik. Bir gün tüm İsrail bebeklerinin ağzına tüküreceğim ki bize çeksinler de Filistin'e çektirmesinler. Alem-i sanalda klavye delikanlılığı yapanların da ağzına tüküreceğim ki klavyesinden çıkanları gözleri görsün...
...since 571!
...since 571!
Adsız
Gecikmiş bir güneşin ışığıyla yazıyorum bu yazıyı...
İçim buruk.
Mürekkep lekeleri yok, yanlış yazınca telaş yok...
İşim kolay.
Gün geçtikçe biraz daha sıradanlaşıyorum. İzlediğim filmlerde, başrol değil de silik tipler daha yakın daha tanıdık. -Arkadaşlarımla esrarengiz bir kampa gitsem ilk ben ölürüm.- Çocukluğumuzdaki kadar renkli, kargaşalı olmasa da hala hayal kurabilsek yeter aslında.
Siz bana kısaca 'körler çarşısındaki aynacı' diyebilirsiniz.
İçim buruk.
Mürekkep lekeleri yok, yanlış yazınca telaş yok...
İşim kolay.
Gün geçtikçe biraz daha sıradanlaşıyorum. İzlediğim filmlerde, başrol değil de silik tipler daha yakın daha tanıdık. -Arkadaşlarımla esrarengiz bir kampa gitsem ilk ben ölürüm.- Çocukluğumuzdaki kadar renkli, kargaşalı olmasa da hala hayal kurabilsek yeter aslında.
Siz bana kısaca 'körler çarşısındaki aynacı' diyebilirsiniz.
31 Ağustos 2011 Çarşamba
BİR BİLSEM
bugün size kafiyeli cümleler kuramayacağım.size yazımda öğüt de veremeyeceğim.hatta sizin parçanın içine sakladığım gizli ve derin anlamları bulmanız için yırtınmanızı da sağlamayacağım.ben bu gün pek bir şey yaptırmayacağım size ben de yapmayacağım.sadece yazacağım.klavyeyle.çünkü kağıt ve kalemi elime aldığım zaman içimdekiler satırlara dökülmüyor.ama şimdi sadece bilgisayarın ışığı ve klavyemin sesiyle huzur buluyorum.kafamdaki düşünceler akıp gidiyor..uyumak istiyorum uykum gelsin istiyorum ama gözlerimde tek bir damla uyku yok.yaramaz çocuk gibi çevreme bakınıyorum..ama oyalanacak bir şey de yok.ben yazıyorum size.okuyun diye.laf kalabalığı yapıyorum;çok görünsün diye.ve şuan gerçekten saçmalıyorum ve itiraf ediyorum canım sıkkın nasıl kafamı dağıtacağı bilmiyorum.yardım edin dostlar..
27 Ağustos 2011 Cumartesi
26 Ağustos 2011 Cuma
Hayat Yaşanılasıdır
Hayat monoton, sıradan, tekdüze...Sen ne kadar gülsen de, bir siyah beyaz fotoğraf kadar renksiz ve hüzünlü.Belkide siyah beyaz fotoğraflar sadece bana kasvetli gelir, bilmiyorum...Hayat birbirine yaslanmış en fazla iki kattan oluşan evlerin aralarındaki daracık sokaklarda sabahtan akşama kadar oynayan çocuklara eğlenceli.Yine o dar sokaklarda sahurlara kadar demli çaylarıyla sohbetin belini kıran insanlara güzel.Hayat ayda bir köyden babasıyla şehre geldiğinde horoz şekeri aldıran çocuğa tatlı.Hayat sabahtan akşama kadar ailesinin rızkını kazanmak için sıcağın alnında çalışana yaşanılası.Çocuğunun cinsiyetini öğrenmek için ultrason sonucunu bekleyene heyacanlı.Eğer o siyah beyaz efekti hayatınızdan kaldırmak istiyorsanız gülümsemeniz yetmez; çünkü hayat başkalarını gülülümsetebilene renkli.
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Hepsi Bu
Bugün ben alnımı yardım ya da alnım kendi yarıldı, korkarım bunu asla bilemeyeceğiz. Sonra alnıma dikiş attılar. Özetle bugün, bir yaz günü en güzel şekilde nasıl geçirilebilir sorusuna tatmin edici cevaplar verdim.
Özendiğim bir insan kümesi var, böyle yaralanma, düşme; kan, yara, çizik olaylarını çok normal karşılayan insanlar. Ne zaman böyle bir insan görsem hiçbir şey demedim fakat şimdi diyorum ki: gerçekten kocaman zamanları olmuş. Ben yaralandım ya bugün bu bana ancak bir dahaki senede "seneye de giyersin" denilerek alınabilecek bir gömlek kadar büyük geldi. Halbuki ufacık bir şey, cidden, fakat; hani yıllarca ciğerleriyle dost bir adam bir gün sigaraya başlar, durumu hiç de iç açıcı olmayan bir durumdur ama adam sevinçlidir, böyle mutluluk dese abartı sevinç dese tam oturmuyor kıvamında bir duygu olur ya içinde, bende de öyle bir şey var. Alnım yarıldığı için, dikiş atıldığı için, pansuman yapılacağı için, dikişler alınacağı için ve bu süreçte acılar ve ağrılar az da olsa olacağı için o bahsettiğim tatlı duygu var içimde. Yanılmıyorsam Dostoyevski, Yeraltından Notlar'ında buna yakın bir şeyden bahsediyordu: kendi hastalıklarıyla övünmek. Fakat tam da bilemiyorum o kitabı hiç bitiremedim. Ne bileyim, daha beni arı sokmadı, serum desen iki oldu, işte bir de dikiş var, iğneler oldu biraz yine ama söylemek istediğim, canım çekmiyor değil bunları. Hani bu kadar ter döküyorum burada da bağlamak istediğim yer şu: hakikaten zamanım olmamış.
Bu yaşa gelene kadar düşünecek çok zamanım oldu. Evet, fakat bunu bir övünç öğesi olarak söylemiyorum. Düşündüm dediysem tefekkür ettim demedim. Hayır, neyi düşündüm diye düşünüyorum, bak yine düşünüyorum. Ayrıca ben çok değiştim okuyucu. Çok yani, miktar olarak. Hani bir söz vardır değişimle ilgili bilir misin? Evet evet o / Neyse boş ver ben de unuttum.
Kusura bakma bu arada ben amatör bir egoist gibi boyuna kendimden bahsediyorum fakat burası benim dünyam, karşımda kimse yok, okur denen bir duvara anlatıyorum ben bunları diye varsayıyorum. Sen sakın alınma okuyucu, sen duvar değilsin ama ben varsayım yaparım. Ve ben seni rahatsız etmek de istemem. Eğer rahatsız olduysan -sebebi önemsiz- bu yazıyı okumayı burada kes, yazının başına dön, üç cümle oku ve bittiğini varsay -bu tekniği tüm yazılarımda kullanabilirsin-. Evet kendimden bahsetmek diyordum fakat ben okur tanımını yaparken, yazar tanımını yapmadım. Yazar nedir? Yazar, 'duvarların dili olsa da konuşsa' duasının kabulünden sonra dillenen duvarların kendi kendine konuşmalarını havada taşıyan hava zerreleridir. Hatta ek iş olarak da dillenen duvarların ses yansıtıcılığını yaparlar, kah duvar olarak, kah duvar olmayarak, tek fark, onlar dilsizdirler. Neyse hani bahsetmek kendimden yeniyetmebiregoistmişçesinefilan... İnsan, sevdiğinden başkasına neden kendinden bahsetmek ister ki, değil mi? Neden kendimden bahsetmek mi? Sebebi belli olmuyor mu? Burada bir adam, Raif Bey'ce ölmek istemiyor, hepsi bu.
Böyleyken böyle aziz okuyucu. Anna'ya ayıp ederek esirgeyen ve bağışlayan Rabbin adıyla başlayamadık yazıya. Ama Anna adına Rabbimden, esirgeyen ve bağışlayan Rabbimden, isyan ettirecek acıları def, terakki ettirecek acıları gergef etmesini istiyorum. İsteyen buyursun.
Özendiğim bir insan kümesi var, böyle yaralanma, düşme; kan, yara, çizik olaylarını çok normal karşılayan insanlar. Ne zaman böyle bir insan görsem hiçbir şey demedim fakat şimdi diyorum ki: gerçekten kocaman zamanları olmuş. Ben yaralandım ya bugün bu bana ancak bir dahaki senede "seneye de giyersin" denilerek alınabilecek bir gömlek kadar büyük geldi. Halbuki ufacık bir şey, cidden, fakat; hani yıllarca ciğerleriyle dost bir adam bir gün sigaraya başlar, durumu hiç de iç açıcı olmayan bir durumdur ama adam sevinçlidir, böyle mutluluk dese abartı sevinç dese tam oturmuyor kıvamında bir duygu olur ya içinde, bende de öyle bir şey var. Alnım yarıldığı için, dikiş atıldığı için, pansuman yapılacağı için, dikişler alınacağı için ve bu süreçte acılar ve ağrılar az da olsa olacağı için o bahsettiğim tatlı duygu var içimde. Yanılmıyorsam Dostoyevski, Yeraltından Notlar'ında buna yakın bir şeyden bahsediyordu: kendi hastalıklarıyla övünmek. Fakat tam da bilemiyorum o kitabı hiç bitiremedim. Ne bileyim, daha beni arı sokmadı, serum desen iki oldu, işte bir de dikiş var, iğneler oldu biraz yine ama söylemek istediğim, canım çekmiyor değil bunları. Hani bu kadar ter döküyorum burada da bağlamak istediğim yer şu: hakikaten zamanım olmamış.
Bu yaşa gelene kadar düşünecek çok zamanım oldu. Evet, fakat bunu bir övünç öğesi olarak söylemiyorum. Düşündüm dediysem tefekkür ettim demedim. Hayır, neyi düşündüm diye düşünüyorum, bak yine düşünüyorum. Ayrıca ben çok değiştim okuyucu. Çok yani, miktar olarak. Hani bir söz vardır değişimle ilgili bilir misin? Evet evet o / Neyse boş ver ben de unuttum.
Kusura bakma bu arada ben amatör bir egoist gibi boyuna kendimden bahsediyorum fakat burası benim dünyam, karşımda kimse yok, okur denen bir duvara anlatıyorum ben bunları diye varsayıyorum. Sen sakın alınma okuyucu, sen duvar değilsin ama ben varsayım yaparım. Ve ben seni rahatsız etmek de istemem. Eğer rahatsız olduysan -sebebi önemsiz- bu yazıyı okumayı burada kes, yazının başına dön, üç cümle oku ve bittiğini varsay -bu tekniği tüm yazılarımda kullanabilirsin-. Evet kendimden bahsetmek diyordum fakat ben okur tanımını yaparken, yazar tanımını yapmadım. Yazar nedir? Yazar, 'duvarların dili olsa da konuşsa' duasının kabulünden sonra dillenen duvarların kendi kendine konuşmalarını havada taşıyan hava zerreleridir. Hatta ek iş olarak da dillenen duvarların ses yansıtıcılığını yaparlar, kah duvar olarak, kah duvar olmayarak, tek fark, onlar dilsizdirler. Neyse hani bahsetmek kendimden yeniyetmebiregoistmişçesinefilan... İnsan, sevdiğinden başkasına neden kendinden bahsetmek ister ki, değil mi? Neden kendimden bahsetmek mi? Sebebi belli olmuyor mu? Burada bir adam, Raif Bey'ce ölmek istemiyor, hepsi bu.
Böyleyken böyle aziz okuyucu. Anna'ya ayıp ederek esirgeyen ve bağışlayan Rabbin adıyla başlayamadık yazıya. Ama Anna adına Rabbimden, esirgeyen ve bağışlayan Rabbimden, isyan ettirecek acıları def, terakki ettirecek acıları gergef etmesini istiyorum. İsteyen buyursun.
" O Gün .. "
Biliyorum.. Birgün karşılaşacağız yine.. Sen gözlerini kaçıracaksın suçlu suçlu.. Ben yüzüne bakacağım yılların özlemiyle. Belki selam vereceksin. Nerde ne yaptıgımı , senden kalan yaraların iyileşip iyileşmediğini merak edeceksin .. Pişmanlıklar , yaşanmamışlıklar , yaşanmaya cesaret edilememiş , fırsat bile verilmemiş duygularını hatırlayacaksın.. “ Keşke “ diyeceksin benim şuan dediğim gibi .. “ Keşke zamanı geri alabilsek ..” Ama öyle bir şansının olmadığını bileceksin.. Çünkü zaman geçtikten sonra anlarmış ya insan elindekilerin kıymetini.. Sende o zaman anlayacaksın işte..
Belki diyorum işte. İçimde hep bir umut... Seninle tekrar karşılaşmanın umudu... Karşılaştığımızda sana söyleceğim o iki çift lafın umudu. Ne güzel söylerdin “ Eğer gerçekten seviyorsak Allah seni çıkarır karşıma “ diye. İnşallah diyorum şimdi o günü görmek için. İnşallah çıkarsın karşıma...
14 Ağustos 2011 Pazar
Hiç Gerek Yok
Bir kuş kanadında
Nasa üs kurmuş olabilir
Günümüzde
Menümüze sofra kurmuş olabilir
Bir renkli cazibeli ayçoktatlı zehir
Ağızınız sulandı.
Ve hayat güzeldir.
Hayır sen evet sen hayır
Bulamadığın damar borç ister
Bir işçi yere çay döker ve
Köpüklü kahveler
Onun sesi bunun sesidir
Aziz-i mir'im
Hayat güzeldir.
Çingene güzel güler heyete
Keder et de
Acılar yanana kadar kül olsun
Deme öyle yine de sen
Bak evlat nasihat istersen:
Hayat güzeldir.
Nerede o eski molozlar
Ulan demagoji desen bu ne müsemmalık
İsmiyle cismiyle kime yakın
Ona uzak
Bebeklerin parmakları kenet kenet
Hayat güzeldir.
Kalp kalbe kalb kalpe
Dema öyle dema
Sen bi goji bana ben kap gel
Bilirsin
Altı yüz altmış altının da avradını
Tembihle de bize kulak bildirsin
Bak dostum enstitüden fayda beklersen:
Hayat cidden güzeldir.
Nasa üs kurmuş olabilir
Günümüzde
Menümüze sofra kurmuş olabilir
Bir renkli cazibeli ayçoktatlı zehir
Ağızınız sulandı.
Ve hayat güzeldir.
Hayır sen evet sen hayır
Bulamadığın damar borç ister
Bir işçi yere çay döker ve
Köpüklü kahveler
Onun sesi bunun sesidir
Aziz-i mir'im
Hayat güzeldir.
Çingene güzel güler heyete
Keder et de
Acılar yanana kadar kül olsun
Deme öyle yine de sen
Bak evlat nasihat istersen:
Hayat güzeldir.
Nerede o eski molozlar
Ulan demagoji desen bu ne müsemmalık
İsmiyle cismiyle kime yakın
Ona uzak
Bebeklerin parmakları kenet kenet
Hayat güzeldir.
Kalp kalbe kalb kalpe
Dema öyle dema
Sen bi goji bana ben kap gel
Bilirsin
Altı yüz altmış altının da avradını
Tembihle de bize kulak bildirsin
Bak dostum enstitüden fayda beklersen:
Hayat cidden güzeldir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)